Sinema Akımları

Sinema akımları, sinemanın varoluşundan beri süregelen ve toplumsal, politik olaylara göre şekillenen sinema hareketleridir. Sinema akımları birbirlerine bir şekilde bağlıdır. Dolayısıyla da birbirlerinden beslenmektedir.

Sinema akımları neden ve nasıl ortaya çıkar?

Sinema akımlarının ortaya çıkmasında birçok faktör vardır. Sinema kuramcıları, yönetmenler tarafından geliştirilen teoriler akımların ortaya çıkmasını sağlar. Yaşanan ekonomik sorunlar, savaşlar, politik nedenler ya da yenilik arayışları bu sinema akımları üzerinde bir rol oynar. Akımlar birbirlerinden etkilenerek yeni sinema akımları doğurabilirler. Bu akımlar birbirinin benzeri ya da devamı niteliğinde olabileceği gibi, karşıt bir teori olarak da oluşabilir.

Bu yazımızda, sinemada bazı önemli akımlara yer vereceğiz.

Fransız Empresyonizmi (1918-1930)

Empresyonizm, diğer adıyla izlenimcilik, 19. Yüzyılda Fransa’da ortaya çıkmıştır ve çok geniş bir alanı etkisi altına alıp yayılmıştır. Empresyonizm özellikle resim alanında yaygınlık kazanmıştır. Fransız empresyonizmi sinemadaki izlerini ise ilk olarak 1918 yılında “La Dixième Symphonie (Onuncu Senfoni)” filmiyle göstermiştir.

Empresyonistlere Göre Sinema Nedir?
Empresyonistlere göre sanat (ve dolayısıyla sinema), gerçeklerden ziyade hayatta edindiğimiz tecrübeler bütünüydü. Bu yüzden hikâyelerden çok duygular ön plana çıkarılmalıydı.

Alman Dışavurumculuğu (1919-1926)

Alman dışavurumculuğu ya da Alman Ekspresyonizmi, 1. Dünya Savaşı’ndan sonra ekonomik ve toplumsal buhranlar neticesinde ortaya çıkmıştır. Absürt, gerçek dışı ve abartılı kostümler, dekorlar, karakterler vardır. Gölge ve ışık fazlasıyla vurgulanır ve perspektif oyunlarına yer verilir. Bu akımın tarihteki en önemli ve en bilinen filmi 1920 yılında çekilen “Dr. Caligari’nin Muayenehanesi” isimli sessiz filmdir. Nosferatu (1922), Bir Dehşet Senfonisi (1922), Faust (1926) dışavurumcu filmler arasındadır. Hemen hemen 1927’li yıllara kadar etkisini sürdüren dışavurumculuk, Almanya’dan ABD’ye göç edenler vasıtasıyla oraya taşınarak yeni film dönemlerinin ortaya çıkmasına (kara film gibi) ve var olan filmlerin (korku sineması gibi) gelişmesine katkı sağlamıştır.

Şairane Gerçekçilik (1930-1939)

“Fransız şairane gerçekçilik” akımı olarak da anılan şiirsel gerçekçilik 1930 yılında Fransa’da ortaya çıkmıştır. Toplumsal eleştiri ve gerçekçiliği birleştiren akım Fransa dışında da yaygınlık kazanmıştır. 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı sonrasında ortaya çıkan sorunlar neticesinde doğmuştur. Bu bunalımın etkileri filmlere yoksulluk, umutsuzluk, suç ve suçlular olarak yansıdı. Yaşamın zorluklarının resmedildiği akımda karakterler hüzünlü ve depresifti. Yolunda gitmeyen aşk hayatı olan insanlar, katiller, askerden kaçan erkekler yer alıyordu.

Mekânlarda da yoksulluk, umutsuzluk hâkimdi. Boş mekanlar, loş ışıklar, kapalı ve sisli havayla kendini belli eden bir hüzün vardı. Mutlu sonların olmadığı, estetik anlayışın hüküm sürdüğü bir film akımı olarak karşımıza çıkan şiirsel gerçekçilik, II. Dünya Savaşı’nın bitiminden itibaren yerini “İtalyan Yeni Gerçekçilik” akımına bırakmıştır. Aynı zamanda Fransız Yeni Dalga akımını da etkilemiştir.

Şiirsel Gerçekçilik Akımın Öncüleri Kimlerdir ve Filmleri Nelerdir?
Jean Renoir şiirsel gerçekçiliğin babası olarak kabul edilir. Dişi Köpek (1931) ve Harp Esirleri (1937) gibi şiirsel gerçekçi filmleri vardır.

Marcel Carne ise bu akımın temsilcisi kabul edilir. Sisler Rıhtımı (1938) bu akımın önemli bir filmidir.

Bunlar dışında bu akımın başlıca yönetmenleri arasında Jean Vigo, Rene Clair, Julien Duvivier, Marc Allégret, Marcel L’Herbier vardır.

Belge Okulu / Belgesel Film(1929-1950)

Sinema ve gerçekçilik kavramları sinemanın ortaya çıkışından beri üzerinde düşünülen bir konudur. Bu konu üzerinde kuramcılar ve yönetmenler çalışmalar yapmıştır. Belge Okulu isimli okul, bu gerçekçilik çalışmaları sonucunda John Grierson öncülüğünde ortaya çıkmıştır. Andre Bazin, Vittorio de Sica, Dziga Vertov, Robert Flaherty, John Grierson bu gerçekçi okulun temsilcilerindendir.

Belgesel film, estetik kaygılarla çekilen, yaratıcılığa ve gerçeğe dayanan filmlere verilen isimdir. Buradaki temel amaç sinema aracılığıyla halka ulaşmaktır.

Robert Flaherty yönetmenliğindeki Kuzeyli Nanook (1922) ilk belgesel film olarak kabul edilir.

Özgür Sinema (1956-1959)

Özgür sinemanın doğuşu İngiltere’de olmuştur. Sinema, belge filmleri yapan ve belge filmleri tarzını benimseyenler tarafında ortaya çıkmıştır. Bu minvalde Özgür Sinemayı, belgesel sinemanın devamı niteliğinde kabul edebiliriz,

İngiliz Sinema Enstitüsü’nün Düş Ülkesi, Birlikte ve Annem İzin Vermez isimli filmleriyle başladı. İlk önemli filmi ise Lindsay Anderson’un yaptığı Düşler Ülkesi filmidir. Bu akımın etkisi uzun soluklu olmamıştır. Bunun sebebi, maddi olanaksızlıklar gibi nedenlerden dolayı diğer sinemaların yanında kaybolup gitmesidir ve sinema kültürünün zayıflamış olmasıdır.

Akımın Özellikleri ve Temsilcileri
Özgür sinemada toplumdaki işçi sınıfının sorunları yer alır ve karakterler de işçi sınıfındandır.

Akımın bazı temsilcileri Karel Reisz, Jack Clayton, Tony Richardson, Lindsay Anderson’dur.

İtalyan Yeni Gerçekçilik (1942-1951)

Mussoli’nin yükselmesiyle birlikte sinema, hükümet desteğiyle gelişmeye başlamıştı. Sinemaya sağlanan maddi desteğin, okul ve film stüdyolarının açılmasının sebebi sinemayı propaganda aracı olarak kullanmaktı. O dönemde sinema, toplumsal ve politik olayları baskılamak, halkı oyalamak, dikkatleri başka bir yere yoğunlaştırmak için kullanılıyordu. O dönemde ortaya çıkan bu tarz filmler “Beyaz Telefon Filmleri” olarak anılır.

Sinemaya verilen bu desteğe rağmen, sinema sanatsal yönden gelişme sağlayamamıştı. Sinema okullarındaki genç sinema öğrencileri, hükümetle yaşadıkları fikir ayrılıkları yüzünden film çekmek istemiyorlardı. Kimi genç sinemacılara ise izin verilmiyordu. O dönemde sinemadan uzakta duran bu gençler yeni anlayışların gelişmesini sağlamışlardır.

  1. Dünya Savaşı’nın bitiminde ortaya çıkan Yeni Gerçekçiliğin tohumlarının atılmasında etkili olan birçok faktör vardır. Fakat asıl olarak faşist rejimden demokrasiye geçişle birlikte halkın içinde bulunduğu yoğun sıkıntıları dışa vurma isteği bu akımın başlamasını sağlamıştır.

İtalyan Yeni Gerçekçilik Akımının Özellikleri
Savaşın getirdiği yıkım İtalyan sinemasını ekonomik olarak etkilemişti. Bu doğrultuda harap olan film stüdyolarının dışına çıkılmış ve gerçek mekânlar kullanılmış, profesyonel oyuncuların yerini ise amatör oyuncular almıştı. Bu sayede filmler yapaylıktan sıyrılmış, doğallığa yönelmiş ve gerçekçiliği en yalın haliyle ele almışlardır.

Gündelik olaylar, sıradan insanlar aracılığıyla sade bir dille anlatılır. Süslü anlatımları yoktur. Filmlerde geçen olaylar gerçek hayatta yaşanabilecek türdendir. Nesnel bir bakışı benimsenerek yoksulluk, savaş, politik olaylar, işsizlik, siyasi çatışmalar filmlerde yer aldı.

Yönetmenler kamerada özgürlüğü ellerine aldılar, kamera hareketleri gelişmeye başladı. Kurgu, yaşamın doğal akışını bozmadan yapılıyordu. Bu akımda ışık dahil her şey doğal, yalın ve sade olmalıydı.

Akımın En Önemli Temsilcileri Kimlerdir ve Filmleri Nelerdir?
Luchino Visconti, Vittorio De Sica, Roberto Rossellini, Giuseppe De Santis önemli temsilcilerindendir.

Akımın en önemli filmleri ise Roma Açık Şehir (1945), Bisiklet Hırsızları (1948), Almanya Sıfır Yılı (1948) Sonsuz Sokaklar (1954) olarak sayılabilir.

Birçok kaynak “Roma Açık Şehir” (Roberto Rossellini, 1945) filmini bu akımın başlangıcı olarak kabul eder. Akımın son filmi ise Umberto D. (Vittorio De Sica, 1952) olarak kabul edilir.

Fransız Yeni Dalga (1959-1964)

İtalyan Yeni Gerçekçiliğin öncülüğünde gerçekleşen yenilik rüzgârları, sinemanın hareketlenmesini sağlamıştır. Yeniliğe duyulan bu ihtiyacın şiddetlenmesi Fransız Yeni Dalga akımının da altyapısını oluşturdu. Aynı zamanda Fransa’da bir süre durulan sinemanın yanında bir de toplumsal ve siyasi olaylarında neticesinde 1959 yılından 1964 yılına kadar etkili olmuştur. Çoğu sinema akımının aksine Yeni Dalga geniş bir alana yayılma sağlayamamıştır. Fakat tüm dünyada, sinemaya karşı yeni bakış açılarının gelişmesini sağlamıştır.

Fransız Yeni Dalga, 1958’de yayımlanan bir makale dolayısıyla bu ismi alır. Sinemada devrim yaratan Yeni Dalga filmlerinin hepsi bir grup eleştirmen tarafından çekilmiştir. 1918’de Fransa’da dünyaya gelen Andre Bazin, Yeni Dalga’nın manevi babası olarak anılmaktadır ve Godard gibi birçok ismin akıl hocalığını yapmıştır.

Yeni Dalga Akımının Özellikleri Nelerdir?
Yeni Dalga, İtalyan yeni gerçekçilik akımından kısmı olarak etkilenmiştir fakat ondan tamamen farklı olmakla birlikte, birtakım ortak özelliklere de sahip. Örneğin Yeni Dalga akımında da oyuncu seçimi tanınmamış kişilerden yana kullanılmış, yeni kamera hareketleri denenmiş ve kamera stüdyo dışında olmaya devam etmiştir.

Bu akım sinemaya karşı adeta bir başkaldırı niteliğindedir. Amacı özgürlükçü bir sinema ortamı yaratmaktı ve bu amaç doğrultusunda kuralları yıkmayı başardı. Atlamalı kurgu tekniği bu dönemde etkili olmuştur. Bu teknik sayesinde birbiriyle doğrudan alakalı olmayan sahneler arka arkaya sıralanır. İzleyicinin filmi tahmin etmesini zorlaştırır ve merak duygusunu zinde tutar.

Hollywood filmleri gibi insanı oyalamaya yönelik filmlerden ayrılarak izleyiciyi şaşırtmayı hedeflemiştir. Bu bağlamda bu filmler gerçek hayatın bilinmezliğini temsil etmektedir.  Normalde bir film izlediğimizde o filmin içine girip dış dünyadan soyutlanırız. Fransız Yeni Dalga bu uyuşmuşluk halini ortadan kaldırmak ve insanları gerçek dünyadan tam olarak kopartmamak adına filmlerinde ”kameraya bakan oyunculara” yer verdi. Bunun amacı, insanları şaşırtmak ve filmin verdiği uyuşukluktan izleyicileri kurtarmaktı. Bu doğrultuda oldukça çaba sarf eden Yeni Dalga’nın rahatsız edici sahnelerle de bu amaca hizmet etmektedir. Örneğin 400 Darbe filmindeki lunapark sahnesinde bu rahatsız ediciliği görebiliriz. Lunaparktaki dönme dolabın dönüşü karakterin gözünden uzun bir süre gösteriliyor. Kimi insanlar için bu sahne “rahatsız edici” şeklinde nitelendirilmiştir.

Yeni Dalga Akımının Önemli Filmleri ve Temsilcileri
Jean-Luc Godard filmi olan “Serseri Aşıklar (À bout de souffle, 1960)” bu akımın sembolü haline gelmiş en önemli filmlerden birisidir. Godard’ın diğer filmleri: “Hayatını Yaşamak: On İki Tablodan Oluşan Bir Film (Vivre Sa Vie: Film En Douze Tableaux, 1962)

François Truffaut filmleri olan “400 Darbe (Les Quatre Cent Coups, 1959)” ve “Piyanisti Vurun (Tirez Sur le Pianiste, 1960)” bir diğer önemli filmlerdendir.

Yeni Sinema (1960-1972)

“Cinema Novo” yani Yeni Sinema, Brezilya’da ortaya çıkmış bir akımdır. Bu akımla birlikte Latin Amerika sineması ilk defa tüm dünyaya kendisini tanıtmış oldu.

Bu akımın meydana gelmesindeki amaç nedir?
Bu akımın meydana gelmesindeki amaç, diğer ülkelerin sorunlarını işleyen akım ve filmlerden sıyrılarak kendi kimliklerini sinemaya taşımaktı. Bu yüzden filmin çekiminden filmin konusuna kadar özgürlükçü bir yapıyı benimsediler. Toplumsal sorunları ve ekonomik sorunları ele alan bu akım ilerleyen zamanlarda amacından uzaklaşmıştır. Bu da bu akımın süresini kısaltmış ve dolayısıyla yarattığı etkiyi en aza indirmiştir.

Dogma Akımı / Dogma 95 (1995 - 2005)

Dogma Akımı Yönetmen Lars Von Trier’in başlatmış olduğu bir harekettir. Bu akımın ortaya çıkışı, sinemanın yaşadığı gelişimlerin sorun olarak görülmeye başlamasıyla meydana geldi. Dogma Akımın temsilcilerine göre sinema ölmüştü, bu yüzden sinemaya can vermek gerekiyordu. Sinema artık gerçek dünyadan ve doğallıktan uzaklaşmış, teknolojinin gelişmesiyle birlikte yapaylığına yapaylık katmıştı. Ses ve görsel efektler, ışıklar, dekorlar ve karakterler artık daha çok eğlenceye ve yapaylığa hizmet etmeye başlamıştı. Bu yüzden sinema eski sadeliğine kavuşmalıydı. Oyuncular, ışık ve kamera hareketleri doğala döndü. Bu bağlamda sinema adeta eskiye dönüş yaşayarak teknolojinin ve popüler kültürün verdiklerini reddetmeye başladı.

Bu akımın Dogma 95 olarak anılmasının nedeni, Trier’in yayınladığı manifestonun isminin bu olmasıdır. Bu 10 maddelik manifestoda kurallar yer alıyordu. Filtrelere, stüdyo çekimlerine ve sesin filmden sonra eklenmesine karşı çıkıyordu. Müzik de buna dahildi. Kameranın titremesi bir sorun değildi artık, doğallığa etki sağlıyordu. Film formatını 35 mm olarak belirleyen bu manifesto, yönetmene jenerikte yer verilmemesine kadar birçok konuda kurallar içeriyordu.

Bu akımın ilk ve en önemli örnekleri “Şölen” (Festen-Thomas Vinterberg, 1997), İdioterne (Lars Von Trier, 1998) gibi filmlerdir.

Yazar: Ceren Turan

Bir cevap yazın

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Post comment